LEKESİZ, KUSURSUZ BİR AŞAĞILARIN EN AŞAĞISI

ömer lekesiz ile ilgili görsel sonucu

 

Yeni Şafak‘ın Ömer Lekesiz adlı zihni lekeli yazarının, anlamadığı konularda edebiyat paralamaya çalıştığı görülüyor.

Neredeyse her yazısı, cehaletini belgeleyen birer vesika durumunda.

Son yazısı ise, kendisinde akılsızlık ve hamakatin yanı sıra ciddi boyutlarda bir münafıklığın bulunduğunu da ortaya koyuyor.

*

Bir defa bu çapsız edebiyatçı bozuntusu, ayetleri kendi reyiyle tefsir ediyor.

Son yazısına şöyle başlamış:

 

Allah’ın kendi eliyle tesviye etmek ve ruhundan üflemek suretiyle (Sâd Suresi, 38:72) ahsen-i takvim üzere (en güzel / mükemmel şekilde) yarattığı insan (Tîn Suresi 95:4), hem bedenen hem de ruhen güzel (mükemmel) bir varlıktır.

Dolayısıyla insan, illiyyîn’den (en üst makamdan / en yüksek yerden; Mutaffifîn Suresi, 83:18-21), amel (yaşama / fiil) mahalli olan esfel-i sâfilîn’e (Tîn Suresi, 95:5) indirilmiştir ki, bu yer aynı zamanda onun bedeninin de maddesi olması bakımından aşağıların aşağısı olarak hayvanlık seviyesidir.

 

Ey çapsız, “aşağıların aşağısı” hayvanlık seviyesi değil, hayvandan aşağı (bel hum adall) olmadır.

Manda gibi bir bedene sahip olmanın verdiği hayvan cesaretiyle işkembeden “sallıyorsun”.

Sen Kur’an‘ı ne sandın, Türk hikâyecilerinin lüzumsuz kuruntu ve vehimleri mi? “Atmasyon”ları mı?

Kendi işine bak, Türk hikâyelerini (masallarını, uydurmalarını) okumaya devam et!

Boyundan büyük işlere karışma!

*

Evet, insan, kâfir olduğunda, “yolca” hayvandan daha sapık (adall) hale gelir:

 

“Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, hayır yolca onlardan daha da şaşkındırlar.”(Furkan, 25/44)

 

Kâfirler gidişat bakımından hayvanlardan daha kötüdürler, çünkü hayvanlar mazurdur, “akıl” sahibi değillerdir. İçgüdülerinin ve şehvetlerinin (iştihalarının) gereği neyse onu yaparlar. Mecburdurlar.

İnsan ise, “akıl” sahibi olduğu halde bu muazzam nimeti gereğince kullanmayıp hayvan gibi hareket ettiğinde, “irade“sini devre dışı yaptığında, bırakın hayvan olmayı, hayvandan daha aşağı derekeye düşmektedir.

Hayvanın akıl ve iradesi olmadığı için ona günah yoktur, ahirette de Cennet ve Cehennem ile mükâfat veya ceza görmez.

Gazap (saldırganlık, öfke) ve şehvet (midevî ve cinsel iştiha) bakımından hayvan gibi olan insan, bu özelliklerini akıl ve iradesiyle dizginlemediği zaman, hayvanın aksine, mazur görülmez. Tam aksine, hayvandan daha aşağı hale gelir.

*

Görüldüğü gibi, Ömer Lekeli çapsızı, aklını kullanmadan, sanki Türk hikâyecilerinden birinin uydurma metnini tahlil ediyor gibi Kur’an ayetlerini cahilce, kendi reyiyle yorumluyor.

Böylece, hayvanlıktan aşağı bir noktaya doğru yol alıyor.

Aşağıların en aşağısı (sefilin en sefili) bir noktaya sürükleniyor.

Çünkü Kur’an, böyle, uydurma hikâyeleri tahlil eder gibi işkembeden atmalarla tefsir edilmez. Bunun bir ilmi, bir usûlü, bir edebi vardır.

Edebiyat paralama, eşek gibi gür seda ile ‘müzik terennüm’ etme yeteneğine sahip olma, Kur’an‘ı tefsir etme ehliyetine haiz olmayı tek başına sağlamaz.

Başka bir şeye yol açar: Cehenneme yuvarlanmaya..

Nesaî’nin Sünen‘inde şöyle bir hadîs-i şerîf yer almaktadır:

 

من قال في القرآن برأيه أو بما لا يعلم فليتبوأ مقعده من النار

“Her kim kendi görüşünü veya (doğruluğunu) bilmediği şeyi Kur’an’a nisbet ederse ateşteki yerine hazırlansın.”

 

İşte Ömer Lekesiz adlı sığlık tam da bunu yapıyor.

*

Lekesiz cehalet, âyetlerdeki “bel hum adall” ifadesini de yine kendi reyiyle, yani cehalet, şaşkınlık ve sapıklığıyla sözde tefsir ediyor.

Şunları yazmış:

 

Bu bahiste iginç olan, esfel-i sâfilîn’de hayvandan daha aşağı düşülerek bir tür helak oluş (insanlık vasfını kaybediş, şeyleşme, hiçleşme) söz konusu iken (A’raf Suresi 7: 179), illiyyîn’den sonrası için yapılabilecek bir belirlemenin (tanımın) bulunmayışıdır.

Diğer bir söyleyişle, hayvandan daha aşağıya düşülerek insanlıktan helak olma insanın kendi iradesinin, kararının bir sonucu iken, illiyyîn’e erişmek ve ötesine geçmek ancak onun vehminde mümkün olabilmektedir.

 

Atıfta bulunulan ayet-i kerîmenin meali şöyle:

 

Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta (bel) daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.

 

(Arapça’daki “bel” kelimesinin Türkçe’de birebir karşılığı yoktur. Dilbilgisi/nahiv kaidesi olarak bu kelime, kendisinden önceki cümle olumlu ise, onu mana bakımından geçersiz yapar.)

Görüldüğü gibi, cahil müfessirimiz, Türk hikâyelerini (uydurma ve masallarını) tahlil etme başıbozukluğu ve laubaliliğinden edindiği tecrübe ile destursuz bağa giriyor, Kur’an ayetlerini işkembesi ile yorumluyor.

Buna göre, hayvandan aşağı olma, insanlık vasfını kaybetmekmiş. Ve bu da, şeyleşme, hiçleşme anlamına geliyormuş.

Bu cehaletle baş etmek gerçekten zor, bir defa, şeyleşme, bir aşağılaşma değildir.

Artı, şey olma ile hiç olma, birbirinin tam zıddı şeylerdir. Bu iki kelimeyi bir arada kullanan kişinin zır cahil olduğu anlaşılır.

Çünkü şey, Kelam (İslam felsefesi) kitaplarında anlatıldığı gibi, mevcut olan, var olan anlamına gelir.

O yüzden, İmam-ı Azam, el-Fıkhu’l-Ekber‘de, “Allah bir ‘şey’dir, fakat diğer şeyler gibi değildirdemektedir.

Bu cahile göre ise, şeyleşme, şey olma, hayvandan aşağı derekeye düşme oluyor. Hatta, hiçleşme ile aynı anlamda.

Böylece cehalette, bir başkası tarafından egale edilmesi neredeyse imkânsız olan bir rekoru kırıyor.

*

Hayır, bu zır cahil, rekorunu bir sonraki paragrafta kırıp daha ileriye geçiyor:

 

Diğer bir söyleyişle, hayvandan daha aşağıya düşülerek insanlıktan helak olma insanın kendi iradesinin, kararının bir sonucu iken, illiyyîn’e erişmek ve ötesine geçmek ancak onun vehminde mümkün olabilmektedir.

 

Bay çapsız, eğer illiyyîne erişme ve ötesine geçme ancak kişinin vehminde mümkün olabiliyorsa, senin illiyyîne erişme ile ilgili zırvalarının sadece vehimden ibaret olduğu anlaşılır.

Hem ifade hem de anlam bakımından rezalet olan “insanlıktan helak olma” zırvasına ise hiç girmeyelim..

Bu büyük işkembeye göre, illiyyîne erişme, bir vehimden ibaret..

Evet, bu kusursuz cehalet, şu ifadeleriyle kendi rekorunu bir kez daha yerle bir ediyor:

 

… bu …, kişilerin kendilerinde gördükleri ya da kendilerine mal ettikleri yükselme hâli için geçerli olduğu gibi, onu kendilerine yakıştırdıkları (lâyık gördükleri) kişilere bağlanma, tutunma sebebi sayanlar için de geçerlidir.

 

Lekesiz, kusursuz cehalet bu zırvaları neden yazıyor ya da nasıl yazabiliyor derseniz, işin aslı şu ki, amacı üzüm yemek değil, bağcı dövmek olduğu için kafası kısa devre yapıyor..

Bütün bu saçmalıkları birilerine laf “sokuşturma” sığ(ır)lığının tezahürü olarak dile getirdiği için, sözün ucunun nereye gittiğinin farkında değil.

Biz, illiyyîne erişmeyi, kendilerine bağlanılan ve tutunulan peygamberler için sabit görüyoruz.. Bay sığ, muhteşem işkembe, şimdi bu “erişim” de vehim mi oluyor?

Vehim olmaz, fakat, bu sığ(ır)ın kendi imanı böylece bir vehme dönüşmüş olur.

İtirafı ya da işlediği cinayet bundan ibaret.

*

Lekesiz cehalet zırvalarına şöyle devam etmiş:

 

Ki bu yanıyla, hayvandan daha aşağıya düşülerek insanlıktan helak olmanın diğer insanları şaşırtan bir yanı yok iken, vehimde tahakkuku nedeniyle yükselmenin şaşırtıcılığı insan için bir tuzağa (mekr-i ilâhî’ye) bitişik bulunmaktadır. Bu cihetle, esfel-i sâfilîn insan düşüncesine sabit bir yere sahipken, illiyyîn başlı başına sapkınlaşmanın, tuzağa düşmenin nedeni olarak insan için esfel-i sâfilîn’den daha problemli hale gelebilmektedir.

Zira, insanlıktan helak olunacak şekilde düşmenin ikinci bir düşmesi yoktur. Yükselme ise esfel-i sâfilîn’den yukarıya doğru (dikey) çıkmayı ifade ettiği için bir başlama noktasına ve dolayısıyla her yükseliş yükselinen noktaya düşme potansiyeline sahiptir.

 

Bir defa, illiyyîn için, “başlı başına sapkınlaşmanın, tuzağa düşmenin nedeni olarak insan için esfel-i sâfilîn’den daha problemli” ifadesi kullanılamaz.

Bay sığ(ır), bu saçmalıklarıyla kendisi sapkınlaşıyor, İblis’in tuzağına düşüyor.

Burada “nedeni” kelimesi yerine “zemini” denilseydi, ifadelerde (yanlış olmakla birlikte, yine de) bir parça mantık bulunduğu söylenebilirdi, fakat o da yok. Katıksız, katışıksız, tam, has halis sığ(ır)lık.

Yükselme, düşmenin nedeni değildir. Öyle olsaydı, zorunlu olarak her yükselmeyi düşme izlerdi. Böyle birşey yoktur.

“Yoksa Allah’ın tuzağından mı emîn oldular? Fakat hüsrâna uğrayanlar gürûhundan başkası Allah’ın tuzağından emîn olmaz.” (A’raf, 7/99)

Evet, bu çapsız, “hüsrandaki” kâfirler, münafıklar, fasıklar ve facirler için indirilmiş bir ayet-i kerimeyi, illiyyîne erişmiş müttekî kullar için “çarpıtıyor”.

Söz konusu âyet-i kerîme, Diyanet’in Kur’an Yolu tefsirinde şu şekilde açıklanıyor:

 

Buna göre Allah, inkârcıyı ve isyankârı vaktini haber vererek cezalandırmaz. Nitekim sözlükte “hile, tuzak” anlamına gelen mekr kelimesi, Allah’a nisbet edildiğinde “O’nun günahkârlara mühlet vermesi ve onları farkında olmadan, beklenmedik bir anda cezalandırması” veya bu şekilde “ansızın gelen ceza” mânasında kullanılır. Yukarıdaki âyetlerde bu şekilde cezaya uğrayıp yok olan, yurtları harabeye dönen, tarihe karışan eski toplumlardan birkaç örnek verildi. Bu durum karşısında, fıtratlarındaki akıl, fikir ve ibret alma yeteneklerini kullanmayıp hüsranı hak eden, kendilerine kötülük eden inkârcılar, sadece onlar, böyle bir ceza kaygısı ve beklentisi içinde olmadan, temelsiz bir güvenlik duygusuyla her türlü kötülüğü rahatlıkla işlerler. Bu âyetlerde açıkça belirtilmemekle birlikte, ifadenin gelişinden anlaşıldığına göre, müminler ise, inkârcıların aksine, yüce Allah’ın rahmeti gibi azabının da hak olduğuna inandıkları için, daima O’nun gazabına ve azabına uğrama endişesi içinde yaşarlar. Kur’ân-ı Kerîm’deki takvâ, havf, haşyet, rehbet, hazer gibi kelimelerle dile getirilen bu endişe, sarsılmaz imanın ruhlarda meydana getirdiği olumlu, yapıcı, insanı her türlü kötülüklerden alıkoyup iyilikler yapmaya sevkeden kaygı ve korku şeklindeki yüksek dinî ve ahlâkî duyguyu ifade eder. İyi mümin ve iyi insan gibi iyi ümmet ve iyi toplum da ancak bu yüce duygunun vicdanlara hâkim olmasıyla gerçekleşir.

 

İlliyyîne erişmiş insanlar, tanım gereği Allahu Teala’dan ittika ederler, kendilerini Allahu Teala’nın mekrinden emin görmezler.

Korkarlar.

Havf ve reca arasında olurlar.

Onların yükselmesini sapkınlaşmanın ve tuzağa düşmenin nedeni olarak görmek, salt cehalet değil, aynı zamanda bir saptırma, çarpıtma, şeytanca bir iğvadır.

Hakkı batıl, batılı hak gösterme şeytanlığıdır.

Resulullah s.a.s., ashabdan on kişiyi Cennet’le müjdelemiştir. (Ukkaşe bin Mıhsan r. a. gibi başka müjdelenenler de var.) Onların yükselmesi, sapkınlaşmalarının ve tuzağa düşmelerinin nedeni mi oldu ey sığ(ır)?

Onlarda, “Müjdelendik” diye hiçbir sapkınlık ve eğrilik ortaya çıkmadı.

Yine, Resulullah s.a.s., Hz. Osman Tebük Seferi için olağanüstü büyüklükte bağışta bulunduğunda, “Osman’a (bu fedâkârâne infâkı sebebiyle) bundan sonra yapacağı hiçbir şey zarar vermez!” buyurmuştur (Tirmizî, Menâkıb, 18/3700; Ahmed, V, 63).

Hz. Osman’ın yükselmesi, tuzağa düşmesinin nedeni mi oldu?

İlliyyîne yükselmek başka birşey, ameli ile kibirlenme, Allahu Teala’nın fazl u keremine değil de ameline ya da yaşadığı birtakım hallere güvenme, ibahiyeci olup kendisini emir ve yasaklarla kayıtlı ve bağlı olmayan biri gibi görme başka birşeydir.

Anladın mı lekesiz sığ(ır)!

(Bu cehalet, başka türlü hitabı hak etmiyor. Yazının devamında da yine sopayı hak eden işkembe ürünü zırvalar var, fakat bu kadarı yeter, yazı fazla uzamasın.)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s